ESKİLER ve YENİLER

Babaların hep “Ben sizin yaşınızdayken” diye başlayan cümleleri vardır. Çocuklarımızı karşımıza aldığımızda onların bulundukları durumları beğenmez ve hep eleştirisel bir yaklaşımla eski zamanların kalmadığından, gençlerin saygısızlığından, öğrencilerin çalışmadığından şikâyet eder, hep geçmişi özleyerek, eskiye özlemle yanar tutuşuruz. Bu belki de bir baba için en kolay yoldur. Böyle yaptığında kendisi suçsuz olduğuna inanacak, daha da kötüsü çevresindekileri de buna inandıracaktır.
Babaya sorarsan oğlunun ya da kızının cebine harçlığını koymuş, alması gereken elbiselerini almış; hatta cep telefonu tercihinde kendi ayakkabısını bir ay geç alma durumuna rağmen son model tercihini evladı yönünde yapmıştır. Dolayısıyla artık yapacak pek bir şey yoktur ve beklenilen, çocuğun okul birincisi olmasıdır. Sorarsan; hangi sınıfta olduğunu, numarasını, hatta belki abartı olacak ama bazen çocuğunun okulunu bile hatırlamaz. Sokağa çıktığında da hep bir şikâyet içerisinde, suçlayacak birilerini muhakkak bulur.
Çevremizde çoğunlukla gördüğümüz ama ideal olmayan bir baba tipidir bu. Olması gereken değil, bizim olmaya çalıştığımız bir baba tipi. Peki, bir baba olarak nasıl olmalı ve çocuğumuzun üzerinde nasıl etkili olmalıyız hiç düşündük mü?
Aslında zaman olarak değişen çok fazla bir şey yok, değişen biziz. Yaşının gereği olarak çağa uyamayan ve saatte 70, 80 kilometre hız yaparak en sol şeridi kapatıp arkadakilerin geçmesine izin vermeyen bizleriz. 2000 ve 2005 yılları Türkiye için önemli yıllardır, bu yıllarda çocuklar telefon ve bilgisayarla tanıştılar. İşte onları bizden ayıran şeyler de onlar. Çocuklarımız saatte 120–180 kilometre hıza ulaştılar bu sayede. Biz de bunlara yabancı olduğumuz için o sahalarda gelişmek ve kendimizi geliştirmek yerine, gelişen çocuklarımızı engellemeye çalışıyoruz ve ortaya bir nesil çatışması çıkıyor. Birçok alanda onlardan geride olduğumuz için de takiplerini yapamıyoruz ve bu olay, bizi çıldırtıyor. Para vermek ve ekonomik işlerini halletmekten başka,çocuklarımızla ilgilenmediğimiz daha doğru bir ifade ile ilgilenemediğimiz için de başımızı ağrıtabiliyorlar.
Bütün bu sorunlardan sonra gelelim bu sorunların çözümüne. Öncelikli olarak çocuklarımız eskiye nazaran hiçbir zaman kötü olmadılar, öğretmen olmamız hasebiyle ergenlik çağındaki çocukları gözlemlemek şansına sahip olduğumuzu söyleyebilirim. Bizim öğrenciliğimizin yanında bu çocuklar belki inanmayacaksınız ama zemzemle yıkanmışlar. Biz jenerasyon olarak hiç bu kadar ders çalışmadık. Ayrıca bu çocukların yaptıkları haylazlıklar da bizimkilerin yanında çok masum kalıyor. Önce bunu kabullenecek ve buna göre çocuklarımıza yaklaşacağız.
Hani bir hikâye vardır. Bir çocuk mahallede hep süt bidonlarını deler ve içerisinden süt içermiş annesi ve babası bu olayda çaresiz kalınca oturmuşlar ve konuşmuşlar. Bey demiş ki “Hanım bu suç bizim bir bak bakalım çocuğun doğumunda ne yanlış yaptık da bu işler başımıza geldi?” Hanım düşünmüş, düşünmüş aklına gelmiş. Demiş ki “Bey ben bu çocuğa hamile iken falan komşuya gitmiştim. Orada bir limon vardı. Limonu canım çekti. İsteyemedim de. ben de şişle deldim ve suyunu içtim.” O aileden helallik almışlar derhal ve çocuk bu yaptığı kötü işten vazgeçmiş.
Bu ailedeki ebeveyn gibi öncelikle suçu kendimizde aradığımızda, çocuğumuza ders çalış derken bir taraftan seyrettiğimiz diziden feragat edip televizyonu kapatarak bir kitap da biz elimize alıp onun ders çalışmasına iştirak ettiğimizde, onu bir çocuk olarak değil de mühimsenecek bir birey olarak görüp dinleyerek fikirlerine saygı gösterip uyguladığımızda, eğer saatte 70-80 kilometre hızı geçerek zamana uyamıyorsak arkadan gelen çocuğun bize çarpmasına engel olmak adına en azında en soldan değil de sağdan giderek zaman şartlarına uygun giden çocuğumuzun yolda sıkıntı çekmesine engel olduğumuzda zannediyorum ki yukarıdaki şikayetlerimizin hepsi bitecek ve çocuğumuzla şikayetsiz bir ömür süreceğiz.
Biz bunları böyle söyledik ama şu da bir gerçek ki “Tarih tekerrürden ibarettir.” Dolayısıyla üzerinde durduğumuz şikâyetler yıllar var ki hep gündemde, bundan sonra da gündemde olmaya devam edecektir. Yani aslında yapılacak pek fazla bir şey yoktur; ama olsun biz en azından üzerimize düşen görevi yapalım.
Son olarak şunu da bilelim. Bizler insanoğlu olarak geçmişe duyduğumuz özlemlerde, kendimizi yeniyi eleştirerek rahatlatırız. Yani aslında bayramların, insanların, neslin, kısacası birçok şeyin değiştiği yoktur. Değişen bizim yaşımız ve ihtiyarladıkça yeni olaylara bakış açımızdır. Bu sorunu aştığımızda mutlu olacak ve pozitivist bir hayat yaşayacağızdır. Unutmamak lazım “Maziden ders almayan âtiye güvenle bakamaz.”
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı haberin tüm hakları GEREDE HABER'e aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan köşe yazısı/habere aktif link verilerek kullanılabilir.GEREDE HABER aksi durumda doğacak yasal hakkını saklı tutar.
OKU - YAZ - GÖNDER! Sende Fikrini Yaz...
YORUMLARINIZ BİR HABER KADAR KIYMETLİ























